Etimek Tatlısı – Hafif, kolay, lezzetli…

Pratik, kolay, zahmetsiz ve bir o kadar da lezzetli bir tatlı etimek tatlısı. Altta şerbetlenmiş etimekler, üstte sütlü muhallebisiyle ilk bakışta ekmek kadayıfını andırsa da ve hatta kimilerine göre “yalancı ekmek kadayıfı” olarak adlandırılsa da bana gore kendi başına kategorize edilmeyi fazlasıyla hak eden bir tatlı. Birçok şerbetli tatlıya gore daha hafif olduğu ama damak tadına da hitap ettiği ve üzerine isteğe bağlı değişikliklerle süslemeler yapılmaya  çok açık olduğu için bu tatlıyı ayrıca seviyorum.

Etimek Tatlısı

Malzemeler:

  • 12 adet tuzsuz etimek

Şerbeti için:

  • 1 ½ su bardağı şeker
  • 2 su bardağı su

Muhallebisi için:

  • 1 litre süt
  • 6 çorba kaşığı şeker
  • 6 çorba kaşığı un
  • 2 çorba kaşığı nişasta
  • 1 tepeleme çorba kaşığı vanilya (bir paket ediyor)
  • 1 çorba kaşığı tereyağı (şart değil)

Yapılışı:

Öncelikle şerbetinizi kaynatın; şekeri ve suyu bir tencerede karıştırın, 10 dakika kaynatın. Bu arada dikdörtgen bir fırın kabına etimekleri dizin ve sıcak şerbeti etimeklerin özellikle köşeleri iyice ıslanana kadar kepçeyle etimeklerin üzerinde gezdirin.

Şekeri, unu ve nişastayı çukurca bir tencerede karıştırın, hafif hafif çırparken sütünü ekleyin. Karıştırmayı bırakmadan koyulaşıncaya kadar pişirin. Altını kapatıp isterseniz tereyağını ve vanilyasını ekleyin. Ilınmaya bırakın. Muhallebi ılınırken ara ara karıştırıp kaymak tutmasını engelleyin. Ilınan muhallebiyi şerbetlenmiş etimeklerin üzerine yayın, bir spatulayla üzerini düzeltin ve en az 3 saat buzdolabında bekletin. Islatılmış (daha kolay kesmek için) kenarı tırtıklı bir bıçakla kare kare dilimleyip üzerine tarçın serpip servis yapabilirsiniz. Afiyet olsun.

Not: Daha zengin bir görünüm tercih ederseniz üzerine ev yapımı krem şanti de dökebilirsiniz. Krem şanti yapmak için bir su bardağı sıvı krema ile iki çorba kaşığı toz şeker ve bir çay kaşığı vanilyayı mikserde katılaşıncaya kadar çırpın. Tamamen oda sıcaklığına inmiş etimek tatlısının üzerine krem şantiyi yayıp spatula ile düzeltip üzerini de arzu ederseniz servis yapmadan önce dövülmüş şam fıstığı ya da fındıkla süsleyebilirsiniz. Yine en az 3 saat, tercihen bir gece, buzdolabında bekletin. Krem şantinin etkisiyle daha zengin olacağı ama kalori olarak da ağırlaşacağı için ben bu şeklini her zaman yapmıyorum.

Sebzeli dereotlu pay – Mücveri yeniden yorumlamak isteyenlere…

Çocukların sebzeleri ne kadar zor yedikleri herkesçe malum. Özellikle 3-6 yaş arası çocukların yeşil renkli sebzelere karşı duydukları antipati insanı bezdirecek cinsten doğrusu. Yeşil renkli sebzelere giderek sarı, kırmızı ve turuncu sebzeler de eklenince geriye neredeyse yemeyi kabul edecekleri hiç sebze kalmıyor. Halbuki sebzeler esas o renklerini veren klorofiller sayesinde albenili bir hale geliyor bence. İleride çocuklar bunu, botanik/biyoloji dersi aldıklarında belki çözerler ama iş işten geçmeden en azından belli başlı sebzeleri onlara yedirmek için bir tarif arayışına girdim. Bu tariflere “özel durumlar için uydurulan tarifler” diyoruz:) Ayrıca lifli yapılarının zenginliği, kaliteli karbonhidrat olma özellikleri, içerdikleri mineral ve vitaminlerin çeşitliliği ve düşük glisemik indeksleriyle (yani kan şekerini ölçülü bir şekilde etkilemeleri) sebzeler olmazsa olmaz.

Ama benim küçük beyler bu çok değerli besin kaynaklarına burun kıvırıyorlar. Bu can sıkıcı duruma kendimce çözümler üretmek için düşünürken tabii ki aklıma mücver geldi. Ancak hem kızartma kategorisinde olması, hem de yapımındaki eziyet açısından bu seferlik işime yaramadı (mücvere bayılırım o ayrı). Yine de mücverin malzemelerini düşününce onu biraz daha zenginleştirip ve yapılış şeklini değiştirip denemeye karar verdim. Öyle bir şekil ve görüntüde olmalıydı ki küçük beyler “hmmm, ne varmış bunun içinde” diye düşünmeye fırsat bulamadan cazibesine kapılıp mideye indirmiş olmalılardı. Böyle kafa patlatırken canım arkadaşım Feride’nin o şaheser yemek sayfası AZ Cookbook’ta paylaştığı “kabaklı pay” (zucchini pie) geldi aklıma. Daha önce denemiştim ve Feride’nin bütün tariflerinde olduğu gibi enfes bir sonuç elde etmiştim. Biraz ondan esinlenerek, biraz da beyzadelerin yemesini istediğim ama boykot ettikleri yiyecekleri düşünerek ortaya yeni bir tarif çıkardım ve adına da “sebzeli dereotlu pay” dedim:) Sonuç mu? Aynen planladığım gibi oldu, dereotlarına bile dikkat etmeden tabaklar bitirildi, ben de çok mutlu oldum:)

Sebzeli dereotlu pay

Malzemeler:

  • 3 orta boy kabak
  • 3 orta boy havuç
  • 3 orta boy haşlanmış patates
  • Yarım su bardağı kıyılmış dereotu
  • 8 adet taze soğan
  • 4 adet yumurta
  • 1 çay bardağı rendelenmiş kaşar peyniri
  • 1 çay bardağı küçük doğranmış eski kaşar (Amerika için provolone cheese)
  • 3 çorba kaşığı un
  • Tepsiyi yağlayacak kadar tereyağı
  • 1 çay bardağı zeytinyağı
  • Paprika
  • Tuz, karabiber

Kabakları ve havuçları rendeleyin, taze soğanları ince ince kıyın. Genişçe bir tavaya zeytinyağını koyup sebzeleri düşük ateşte kavurun. Yumuşamaya başladıklarında ocaktan alıp başka bir kaba boşaltıp soğumaya bırakın. Daha önceden haşlamış olduğunuz patatesleri iyice ezip diğer sebzelere ekleyin. Sebzeler tamamen oda sıcaklığına inince kabın içine sırasıyla yumurtaları, peynirleri, dereotunu, unu, tuzu ve baharatları ekleyip karıştırarak yoğun kıvamlı bir karışım elde edin.

İçinde sadece üç çorba kaşığı un olan bu hamur karışımı, yoğunluğunu ve zenginliğini içindeki sebzelerden alıyor. Büyük boy dikdörtgen bir fırın kabını bir kat kaplayacak kadar tereyağ ile yağlayın. Önceden 350F (175C) derecede ısıttığınızı fırında sebzeli payınızı altı ve üstü kızarana kadar yaklaşık 45-50 dakika pişirin. Afiyet olsun, özellikle de küçüklere;)

Antep Usulü Ali Nazik – Sağlıklı et tüketimi üzerine birkaç cümle

Kebaplar Türk mutfağının vazgeçilmez yemeklerindendir. Genelde kırmızı et kullanılarak hazırlanan kebaplar Türkiye’nin özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaygın olarak yapılır. Urfa ve Antep mutfağı benim özellikle çok beğendiğim lezzetleri barındırıyor hem kebap, hem de meze ve ara sıcak olarak. Ankara’da yaşarken ailemle özel günleri kutlamak için bazen Konya yolundaki Hacıbaba’ya giderdik. Fındık lahmacunla başlayıp içli köfteyle devam eder, ana yemek olarak ya Urfa kebabı ya da Ali Nazik seçerdim. Ardından da ya künefe, ya da fıstıklı kadayıfla geceyi noktalardım:) Ailecek çok keyifli olurduk; dışarıda çok nadir yediğimiz halde Hacıbaba’da yenen akşam yemekleri hepimiz için çok zevkli olurdu.

Ali Nazik, özetle közlenmiş patlıcanın üzerine kavrulmuş kuşbaşı et ya da kıyma ile sarımsak yoğurt ve tereyağlı sosla oluşturulan bir yemek. “Ben evde Ali Nazik nasıl yaparım?” diye internette bir tarif araştırmasına girdim ve Antep usulü Ali Nazik’in kıymayla yapıldığını öğrendim. Merak ettiğim tarifleri araştırarak güvenilir kaynaklara erişip evde denemek hobilerimden biri. Antep usulü Ali Nazik’in tarifini de birkaç farklı kaynaktan derledim ve kendime göre yorumladım. Hacıbaba’da yediğimden biraz farklı ama yine tadına doyulmaz bir lezzet çıktı ortaya.

Şimdilerde çok et tüketen birisi değilim, kırmızı eti ayda iki ya da en fazla üç kez yiyorum. Hem ailem,  hem kendim için kırmızı etin doğal ortamlarda yetiştirilmiş hayvanlardan olmasına dikkat ediyorum. Organik şartlarda gelişmiş, antibiyotik verilmemiş, gelişme hormonu aşılanmamış ve serbest dolaşarak büyütülen büyükbaş havyanlardan elde edilen yağ oranı oldukça düşük etleri tercih ediyorum. Günümüzde herşeyde olduğu gibi maalesef hayvan yetiştiriciliğinde de “seri üretime geçme” adı altında sağlığımızı ciddi anlamda tehdit eden durumlar ortaya çıktı. Toplu olarak üretme çiftliklerinde yetiştirilen büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvanları kendi doğal yetişme ortamlarının çok dışında büyütülüyorlar. Yeşilliklerde serbestçe dolaşamadan, çok çabuk büyüsün ve paketlenip satılsın diye büyüme hormonları enjekte edilerek ve çok sayıda hayvanın bir arada olmalarında dolayı ortaya çıkabilecek hastalıklara karşı antibiyotiklerle güya koruma altına alınarak. Bu tür etleri tüketen insanlarda oluşan zararları anlatmak için kitap bile yazılır, ama ben kısaca diyebilirim ki hormonlu etleri yiyen çocuklarda erken ergenlik belirtileri ve obezite riski oluşmakta, hayvan etine işlemiş antibiyotikten ötürü bu etleri tüketen insanlarda antibiyotik direnci gelişmekte ve aldıkları antibiyotik ilaçlar etkilerini kaybetmektedir. Ayrıca, serbestçe dolaşmadan doğal ortamlarında yeşillik yedirilerek büyütülmek yerine bu hayvanlara tahıl bazlı hazır yemler yedirilmektedir ki bu durum, bu etleri tüketen insanlarda yine obezite ve kalp damar hastalıklarını tetiklemektedir. Uzun lafın kısası, imkanınız varsa lütfen tüketeceğiniz etin ve tavuğun organik ve doğal yollarla büyütülmüş hayvanlardan gelmiş olmasına dikkat edin. Seri üretimle yetiştirilmiş hayvanların etlerini yemeyin, yedirtmeyin.

Antep Usulü Ali Nazik 

Malzemeler

  • Yarım kilo kadar kıyma (dana tercih ettim, dana-koyun karışık da olabilir)
  • 1 küçük boy soğan
  • 3-4 diş sarımsak
  • 2 tatlı yeşil biber
  • 1 irice domates
  • 2 çorba kaşığı domates salçası
  • 1/2 çay bardağı kadar sıvı yağ
  • Sıcak su
  • 4-5 orta boy patlıcan
  • Tuz-karabiber, pul biber (acı ya da tatlı)
  • Yoğurt ve içine 2-3 diş dövülmüş sarımsak

Sos için: Tereyağı, pul biber, nane

 

Yapılışı

Öncelikle patlıcanları közleyelim. Ben yağlı kağıda sarıp yüksek ısıda fırında közledim, lokum gibi oldular. Benim elimde altı küçük boy patlıcan vardı, ikişer ikişer yağlı kağıda sarıp 400F (yaklaşık 200C) derecede 45 dk’da közledim. Yağlı kağıt hafif esmerleşiyor, ama korkmayın, yanmaz.

Diğer taraftan kıymayı, soğan, sarımsak, biber ve salçayla kavuralım. Domatesi soyup doğrayıp ekleyelim, tencerenin dibine yapışmasını önleyecek kadar sıcak suyu da koyup iki tıkardatalım. Tuz-karabiber, arzuya göre acı ya da tatlı pulbiber de ekleyelim.

Közlenmiş patlıcanları elle tutulur sıcaklığa gelene kadar yağlı kağıtta bekletelim, böylece soyulmaları çok kolay olur. Patlıcanları soyup saplarını kesip parmak kalınlığında dilimleyelim. Bir servis tabağına yerleştirelim. Üzerine sarımsaklı yoğurt dökelim, onun üzerine hafifçe ılınmış kıymalı harcımızı dökelim, onun da üstüne yine sarımsaklı yoğurt ve en üste tereyağında çevirdiğimiz nane ve pulbiberli sosumuzu da dökelim. Ali Nazik hazır, afiyet olsun.

Damla Sakızlı Fincan Muhallebisi – Birinci ay geride kalırken…

Zaman… Göreceli bir kavram… Bazen uçar gider, bazen de ağırlaşır saatler. Benim zamanım hep hızlı geçiyor bu aralar, son bir ay da çok hızlı geçti. Blogum, birinci ayını dolduruyor bugün. Anneciğimin doğumgünü hatırasına başlatmış olduğum bu sayfalar birbirine ekleniyor her geçen gün. Hoşuma da gidiyor kendimi böyle ifade edebilmek, hele de bunu mutfaktan yapmak.

Bugünün şerefine damla sakızlı bir tarif paylaşmak geldi içimden. Annemin ben küçükken sıkça yaptığı damla sakızlı muhallebiye yeni bir şekil kazandıran fincan muhallebisi bugünkü tarifim olacak. Okuldan geldiğimde beni karşılayan mis gibi damla sakızı ve süt kokusuyla bu muhallebi çocukluğumu hatırlatır bana hep.

Malzemeler:

  • 1 litre süt
  • 4 çorba kaşığı nişasta
  • 6 çorba kaşığı toz şeker
  • 2 çorba kaşığı tereyağ
  • 1 çay kaşığı dövülmüş damla sakızı
  • Üzerini süslemek için çilek, yaban mersini, nar tanesi vb ya da dövülmüş fındık, şamfıstığı, badem

Yapılışı:

Çukur bir tencerede sütü nişastayla yavaş yavaş çırparak karıştırın. Toz şeker ve vanilyayı da ekleyin ve kısık ateşte koyulaşıncaya kadar pişirin. Altını kapatmadan bir dakika önce tereyağı ile damla sakızını da ekleyip mikserle ya da el blenderı ile 5 dakika çırpın. İstediğiniz boyut çay fincanlarını suyla ıslatın, muhallebiyi fincanlara pay edin, ılınana kadar bekletin ve bir gece buzdolabında dinlendirin. Fincanları tabaklara ters çevirin; kolay çıkması için öncesinde bir bıçakla fincanın iç kenarlarından muhallebinin etrafını bir kere dolaşın, muhallebi fincandan ayrılsın. Muhallebi tabağa düşer düşmez yayvan bir şekil alacaktır, endişe etmeyin, olması gereken de budur. Üzerini dilediğiniz gibi süsleyip servis yapın. Afiyet olsun.

Çam Fıstıklı Zeytinyağlı Patlıcan – Patlıcan severlerin rüya yemeği

Sofra dergisinin web sayfasında gördüğüm bu zeytinyağlı patlıcan yemeğine görür görmez vuruldum. Lokum gibi pişmiş patlıcanın üzerindeki çıtır çıtır çam fıstıkları, fikir olarak bile çok hoşuma gitti. Hemen denedim ve sonuç enfes. Tarifte sarımsak ve domates de var, ama ben koymadım. Domates yerine domates salçasını tercih ettim. Farklı bir zeytinyağlı yemek denemek isteyenlere hem pratik, hem de lezzetli bu yemeğin buyrun benim uyarladığım şekliyle tarifine:

Çam Fıstıklı Zeytinyağlı Patlıcan Yemeği

Malzemeler:

  • 1 kg patlıcan
  • 1 orta boy soğan
  • 2 adet biber (acı ya da tatlı)
  • 2 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 çay bardağı zeytinyağı
  • 2 çorba kaşığı çam fıstığı
  • tuz, karabiber
  • Yarım çay bardağı sıcak su

Yapılışı:

Öncelikle patlıcanı alacalı soyun, dilimleyip büyük dilimleri dörde, küçük dilimleri ikiye bölüp en az yarım saat tuzlu suda bekletin ki acı suyu çıksın. Böylece yemeğinizin rengi de lezzeti de daha güzel olacaktır.  Zeytinyağında küp küp doğradığınız soğanı kavurmaya başlayın. Biberleri de ince ince kıyıp soğanlara ekleyin. Patlıcanların suyunu süzüp durulayıp kurulayın. Tencereye salçayı da ekleyip sebzelerle kavurun ve hemen patlıcanları ekleyin. Bir-iki dakika kavrulduktan sonra çam fıstıklarını da tencereye serpin, tuzunu ve karabiberini ekleyin, patlıcanların rengi dönene kadar kavurun. Gerekli görürseniz sıcak suyu da ekleyip tencerenin kapağını kapatarak 5-10 dakika pişirin. İster sıcak, ister soğuk servis yapın. Dilerseniz soğuk servis yaparken üzerine biraz zeytinyağı gezdirin. Afiyet olsun.

Kafes Pilavı – Eski bayramların unutulmaz lezzeti

Bir bayram daha geldi çattı. Öncelikle herkese sevdikleriyle beraber daha nice güzel bayramlar diliyorum. Benim bayramlarım hep buruk geçiyor son 9 yıldır.  Çocukluğumdaki bayramları hatırlayıp ve özleyip artık klasikleşmiş olan “nerde o eski bayramlar” lafını ediyorum ister istemez. Hakikaten öyle ama. Niyetim kimseyi eleştirmek değil elbet, ama gayet açık olan bir gerçek var ortada: eski bayramların tadı yok artık. Bu işte kimsenin bir suçu yok, sadece zaman geçiyor, devir değişiyor.
Ben küçükken istisnasız her bayramda Eskişehir’e anneannem ve dedemin evine gider, bütün bayram tatilini orada geçirirdik. Sadece biz değil, annemin kızkardeşleri de aileleriyle beraber gelirlerdi ve kocaman bir aile olurduk. Karşılıklı iki daire arasında biz çocuklar ya kovboyculuk ya da saklambaç oynardık. Beş-altı tane erkek kuzenin arasında tek kız çocuğu olarak ben de onlara zevkle eşlik ederdim, beraber çok eğlendirdik. Erkek oyunları oynayarak büyüdüm diyebilirim.
Bayram sabahı uzun ve keyifli bir kahvaltıdan sonra rahmetli dedemin önünde önce anneler-babalar, sonra çocuklar bayramlıklarımızla uzun bir kuyruk oluşturur, el öperdik. Dedemin elleri de yüzü de mis gibi kokardı hep, onun o kendine has kokusu bana müthiş bir huzur verirdi. Dedem özel olarak gidip bankadan aldığı gıpgıcır banknotlardan bize bayram harçlığı verirdi hırpalanmış, pislenmiş paralara dokunmayalım diye. Sonra kuzenler boy sırasına geçer, dedemizin ve anneannemizin etrafına dizilir, resimler çekinirdik. İlerleyen yıllarda o resimlere bakmak çok zevkli olurdu, kim ne kadar büyümüş açıkça görünürdü.
Bayramlaşmaya gelen misafirlerle birlikte oturulan bayram sofraları: ev yoğurduyla yapılmış dumanı üzerinde mis gibi yayla çorbası, lokum gibi pişmiş taze köy tavukları, tereyağlı mis gibi pilavlar, anneannemin haşhaşlı çörekleri, etli yaprak sarmaları, zeytinyağlı biber dolmaları, annemin el açması bayram baklavası. Gece olunca dedemin bizim için Eti’nin fabrika satış mağazasından aldırdığı taptaze bisküviler eşliğinde bir ince belli bardakla  “paşa çayı”…
Anneannem ağır bir rahatsızlık geçirip hasta yatana kadar bayramlar hep böyle oldu. Sonrasında zaten çok sık gidip geldiğimiz Eskişehir’e bayram için günübirliğine gidip büyüklerin elini öpüp geri kalan bayram günlerini evde geçirmeye başladık. Kocaman ailemiz artık eskisi gibi bir araya gelemiyordu, kuzenler birbirinden uzaklaşmıştı. Önce dedemin, sonra anneannemin vefatının ardından Eskişehir’de geçirdiğimiz bayramlar da sona erdi, çocukluğumun bayram sevinci de mazi oldu böylece.
Evde geçirdiğimiz bayramlarda (ve yılbaşlarında) annem mutlaka perde ya da kafes pilavı yapardı. Kah Bayram’ı Ankara’da geçiren ve bayram ziyaretine gelen dostlarla, kah ailecek annemin enfes yemekleriyle bayram sofraları kurardık. Önce mahalledeki, sonra Ankara içindeki ahbaplara bayram ziyaretleri yapardık. Bayramları bayram gibi, dertleri bir kenara bırakıp neşe ile geçirirdik.

Evlenip Amerika’ya yerleştikten sonra ise bayramların neredeyse hiç tadı kalmadı. Bayramlar, annemlere duyduğum özlemin en yoğun yaşandığı günlere dönüşmüştü. Hep buruk, hep yavan, hep eksik… Yıllar içinde hiçbir bayramı bir daha annemlerle geçiremedim. Beraber geçirdiğimiz en son bayram 2002 yılında olmalı, ama ben o bayram günlerini ve detaylarını maalesef hatırlayamıyorum pek. Son yıllarda Güney Kaliforniya’ya taşındıktan sonra bayramlar yine buruk ama biraz olsun etraftaki dostlar sayesinde yeniden bayram gibi geçmeye başladı. Çocuklarla bayramlık kıyafetlerimizi giyip onlara bayramın önemini anlatarak el öpmeyi ve manevi değerlerimize sahip çıkmayı öğretiyorum artık. Daha iyi anlayacak yaşta olan büyük oğluma, hiç tanımadığı büyük dedesinin ve anneannesinin evinde geçirdiğim çocukluk bayramlarımı anlatıyorum. Hiçbir bayramda bir araya gelmediği ve bir daha da gelemeyeceği anneannesinin ve dedesinin onu ne kadar çok sevdiğini hatırlatıyorum, ona yollamış oldukları bayram hediyelerini tekrar gösteriyorum. Ve bayramları annesi gibi buruk geçirmesin diye çok çaba gösteriyorum.

Kafes Pilavı


Perde pilavı ya da kafes pilavı, annemin benim için yazdığı yemek tarifleri defterinde de belirttiği gibi bayram, yılbaşı, doğumgünleri ve özel davetlerde yapılır ve sofranın yıldızı olurdu. Annem perde pilavını küçütülmüş kuşbaşı dana etiyle, kafes pilavını da ya tavuklu ya da sade yapardı. Sade yaptığında yanına bir et yemeğini mutlaka pişirirdi. Yılbaşı sofraları için ise pilavı sade yapıp bir tavuğun içine doldurup tavuğu öylece fırında pişirirdi. Ben de bu yılın ilk bayramında annemin kafes pilavını sade olarak yaptım.

Malzemeler:

Pilav için

  • 2 su bardağı pilavlık pirinç
  • 3 su bardağı sıcak su (ya da varsa et suyu)
  • 1 kahve fincanı kuş üzümü
  • 1 kahve fincanı sultani üzüm
  • 1 kahve fincanı küçük küçük doğranmış kuru kayısı
  • 1 kahve fincanı iç badem (ben dilimlenmiş badem kullandım) ve tepsinin dibine döşemek için bir avuç kadar fazladan badem
  • 1 kahve fincanı kabukları soyulmuş yeşil fıstık (ben kullanmadım)
  • 1 kahve fincanı yer fıstığı
  • 1 kahve fincanı çam fıstığı
  • 4 yemek kaşığı tereyağ
  • 1 tatlı kaşığı tarçın
  • 1 tatlı kaşığı yenibahar
  • 1 tatlı kaşığı toz karanfil
  • tuz, karabiber

Kafesi oluşturacak hamur için

  • 1 yumurta
  • ½ kahve fincanı süt
  • ½ kahve fincanı sıvı yağ
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 3 kahve fincanı kadar un (hamuru kardıkça ekleyin)

Yapılışı:

Pirinci ayıklayıp yıkayın, bir kapta sıcak suyla ıslatın. Tereyağını büyükçe bir pilav tenceresinde kızdırın. Badem ve fıstıkları hafifçe pembeleşmeye başlayıncaya kadar kısık ateşte kavurun (benim fıstıklarım biraz fazla kavruluverdi, aman dikkat, tadında  sorun yoktu). Pirinci süzüp yıkayıp tencereye ekleyin, 1-2 dakika kavurun. Sıcak suyu ve tuzu ekleyip hemen yıkanmış üzümleri ve kuru kayısıyı da tencereye koyun ve pilavı pişmeye bırakın. Pilav göz göz olunca baharatları ekleyin ve hemen hızlıca tencerenin üzerine bir kağıt havlu serip kapağını kapatın. Böylece hem baharatların kokularının uçup gitmesine engel olup tencerede hapsolmalarını sağlayacaksınız, hem de pilavınız daha çabuk demlenecek. Pilavınız demlenirken hamuru hazırlayabilirsiniz. Hamur için olan bütün malzemeyi derince bir karıştırma kabında karıştırın, unu kardıkça ekleyin. Yumuşak ama ele yapışmayan bir hamur elde edeceksiniz. Hamurunuzu 5 dakika dinlendirin. Düz ve kuru bir zeminde altını ve üstünü unlayarak hamuru açın. Yaklaşık 40 cm çapında bir yufka elde edin.

Hamur açarken dikkat edilmesi gereken birkaç önemli nokta:

  • Hamurla elinizde çok oynamamaya özen gösterin çünkü çürüyebilir.
  • Hamuru açacağınız yüzey mutlaka kuru olsun. Çalışacağınız yüzeyi önce unlamayı unutmayın.
  • Oklavanız da kuru ve unlanmış olsun.
  • Oklavanızı unlanmış hamur bezesinin üzerine yerleştirip yuvarlak hareketler yaparak bezeyi büyütün. Unlamaya devam ederek beze yaklaşık olarak servis tabağı büyüklüğüne geldiğinde oklavaya sararak açmaya devam edin. Yufkayı oklavaya sardıkça ellerinizi oklava üzerinde iki yana doğru hareket ettirin.
  • Açtıkça un serpmeyi ihmal etmeyin, ama un ne çok, ne az olmalı. Un çok olursa, unu hamura yedirmekte dolayısıyla yufkanızı büyütmekte zorlanırsınız. Un az olursa, oklavaya yufkayı sardığınızda hamur birbirine yapışır.
  • Açtığınız yufkaları, yenilerini açmak için bekletmeniz gerekiyorsa üzerlerini hafif nemli bir mutfak beziyle örtün, kurumasınlar.
  • Unutmayın, hamur açma işi el alışkanlığıyla ilgilidir. Ne kadar çok hamur açarsanız, o kadar ustalaşırsınız.

Kafes pilavınızı fırınlayacağınız tepsiyi (ben, cam bir tart tepsisi kullandım) yağlayın ve ters çevirince hoş bir görüntü yaratacak olan bademleri tepsinin dibine döşeyin. Ben kırık badem kullandım, annem kabukları soyulmuş bütün badem kullanırdı ve tepsinin tam ortasına bademlerden çiçek yapardı.

Açmış olduğunuz yufkayı çok bekletmeden (kurumasın diye) yaklaşık 2 cm eninde şeritler halinde kesin. Tepsinin dibine döşediğiniz bademleri bozmadan hamur şeritlerini tepsiye iki yandan sarkacak şekilde yan yana sıralayın. Şeritlerin araları ne çok yakın, ne de çok açık olmalı. Çok yakın olursa kafes görünümünü elde edemezsiniz. Çok uzak olursa pilavınız aralarından dökülür. İlk sıra bitince ikinci sırayı, tepsiyi 90 derece çevirip ilk sıra şeritleri dik kesecek ve iki yandan sarkacak şekilde döşeyin.

Pilavınızın kapağını açıp delikli bir kepçeyle biraz karıştırıp havalandırın. Kafesin içine pilavı yavaş yavaş yerleştirin, çok doldurmayın, artan pilavı kafessiz de tüketebilirsiniz. Pilavı kafesin üzerine koyduktan sonra yanlardan sarkan şeritleri pilavın üzerine uçları üstüste gelecek şekilde yerleştirin. Çok mükemmel bir görüntü olmasına gerek yok çünkü kafesi tabağa ters çevireceğiniz için burası alta gelecek. Hatta hamur arttıysa fazla şeritleri de en üste koyabilirsiniz, böylece alta gelecek olan bu kısmı desteklemiş olursunuz.

Hamur şeritlerinin üzerini yağlayıp 370F (185C) derecede önceden ısıtılmış fırında üzeri pembeleşinceye kadar yaklaşık 30 dakika pişirin.

Fırından çıkınca biraz dinlensin ve bir servis tabağına ters  çevirin. Kek gibi dilimleyerek servis yapın. Afiyet olsun.

Annemin Şekerparesi – Tadı damağımda

Annemin şekerparesi deyince durup bir düşünmem gerek, çünkü bana hatırlattıklarını bir çırpıda anlatmam pek mümkün değil. Hani bazı lezzetler vardır, hatırlayınca yemiş kadar olursunuz, o kadar yer etmiştir hafızanızda ve damak tadınızda. Benim için de annemin yaptığı şekerpare öyle işte. Çocukluğunuzda severek yediğiniz yemekler ya da tatlılar bir süre sonra ruhunuzu da doyurmaya başlar size çağrıştırdıklarıyla. Şekerparenin bana çağrıştırdıkları bir yandan bana hüzün veriyor, diğer yandan ailemle geçirdiğim güzel anıları hatırlatıyor. Kayıtsız bir güven duygusu, şartsız ve karşılıksız bir sevgi, paylaşım, dostluk, sohbet, yarenlik…

Şekerpare, annemin çok sıklıkla yaptığı bir tatlıydı ve her seferinde de aynı güzellikte olurdu. Ne çok yumuşak, ne çok gevrek. Şerbetini tam anlamıyla çekerdi, ama aynı zamanda ağızda da dağılırdı. Özetle; şekerpare tam ortasına fındık ya da badem bastırılarak pişirilen ve hemen ardından şerbetlenen bir kurabiyedir aslında. Bazıları irmik de koyarlar, ama annemin  tarifinde irmik yok. Yaklaşan bayramda misafirlerinize yapabileceğiniz kolay bir tarif olabilir.

Şekerpare

Malzemeler:

22 adet

  • 2 ½- 3 su bardağı un (hamuru kardıkça ekleyin)
  • 1 su bardağı pudra şekeri
  • 150 gr tereyağ
  • 2 yumurta (birinin beyazı hamura, sarısı şekerparelerin üzerine)
  • ½ paket ya da bir tepeleme tatlı kaşığı kabartma tozu
  • ½ paket ya da bir tepeleme tatlı kaşığı toz vanilya (vanilin)
  • Her bir şekerparenin üzerine bir tane olacak şekilde soyulmuş fındık ya da badem

Şerbeti için:

  • 3 su bardağı şeker
  • 2 ½ su bardağı su
  • Yarım limonun suyu

Yapılışı:

Öncelikle küçük bir tencerede su ve şekeri karıştırıp şerbetinizi hazırlayın. Şerbeti 10 dakika kaynatın, altını kapatıp limon suyunu ekleyin, soğumaya bırakın. Baklava şerbetinden daha seyrek bir kıvamda olacak şerbetiniz. Şekerpareler fırından çıkana kadar şerbet soğuyup oda sıcaklığına gelmeli. Unu derince bir karıştırma kabına alıp ortasını cukurlaştırın. Çukura yumuşatılmış tereyağ, bir yumurta ve bir yumurtanın beyazı, pudra şekeri, kabartma tozu ve vanilyayı koyup yoğurun. Ele yapışmayan yumuşak, yağlı bir hamur elde edeceksiniz.

Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp yuvarlayın ve avcunuzda altını düzleştirip üzerini hafifçe bastırıp az  yağlanmış ya da pişirme kağıdı serilmiş tepsiye dizin. Şekerparelerin ortasına isteğinize bağlı olarak kabuksuz fındık, kabuksuz bütün badem ya da kırık badem yerleştirin.

Yumurta sarısını fırça yardımıyla şekerparelerin üzerine sürün ve önceden ısıtılmış 360F (180C) derece fırında pembeleşip hafifçeye kızarıncaya kadar 30 dakika pişirin. Altlarının çok kızarmamasına özen gösterin.

Pişen şekerpareleri fırından alıp hiç bekletmeden başka bir tepsiye dizin (eğer pisirdiğiniz tepsi benimki gibi şerbet dökmeye müsait değilse) bütün şerbeti her birinin üzerine mümkün olduğunca eşit olarak gezdirin.

Tatlı ılınınca üzerine streç film çekip buzdolabına kaldırın ve en az iki saat dinlendirin. Tatlının ılınmasını beklerken arada şekerpareleri şerbetin içinde ters-düz edin parçalamamaya özen göstererek. Üst kısımlarının da şerbet içinde kalmasını sağlamış olursunuz böylelikle. Buzdolabına kaldırırken yine düz taraflarını alta getirirsiniz. Bu tür şerbetli tatlılar dinlenince ve özellikle de ertesi gün çok daha lezzetli oluyor. O nedenle servis etmeden bir gün önceden yapmanızı tavsiye ederim. Afiyet olsun.